artık kimseye seslenmiyorum, seslenecek kimsem yok. çok da üzülmüyorum bu duruma, ama canım çok sıkılıyor. insanlar beni yargılayan bakışlarla süzüyor, sanki ne kadar çaresiz olduğumu anlamak istermiş gibi. rahatsız ediyor tabii ki insanların görüşlerini umursadığımı bilmek. mükemmel olamamak mı lanet yoksa mükemmel olmayı istemek mi bilmiyorum, ama lanetlendikten sonra sebebin bir önemi yok. nasıl bir durumda bulunduğumu yaptıklarım özetlesin isterseniz: onun fotoğraflarına bakarak evinin tahmini yerini buldum. ne kadar sapıkça gözüküyor değil mi? oysa ben sadece onunla karşılabilmeyi arzuluyorum ya da onun yaşadığı yere bilip üzerine hayaller kurmayı. takıntı artık beni tanımlayan bir şey olmaktan çıktı.
teist inaçlarımın çöküşünü başlatan şey de ne bağnaz insanlar ne de dindeki tutarsızlıklardı. hayatımın en büyük amacı hep oradaydı, dualarım hep yanıtsız kaldı. bu yüzden mi yaratıldım, acı çekmek için; diye kendimi sorgulamaya başladım. eğer büyük dinlerdeki gibi bir tanrı varsa çektiklerimden dolayı öbür dünyada isyan edecek ilk ruh benimki olacak. schopenhauer’le beraber bağıracağız: “bunca mutsuzluğu ve bu üzüntüyü ortaya çıkarmak uğruna, hiçliğin sessizliğini ve kıpırdamazlığını bozmaya nasıl kalkıştın?”. ne yaparsam yapayım her zaman içimde bir şeylerin eksik olacağını biliyorum. bilmek acı veriyor. unutmak gerekiyor her şeyi.
son yazımdan beri neredeyse 6 ay geçti. şimdi yazdıklarım hep alakasız şeyler. kopuyorum artık, rüyalara tutunmaya çalışıyorum. doğum gününde ona sadece bir mesaj atabilmek bile büyük bir şey benim için. sonuçta gelecek cevap bir “teşekkür ederim” olsa bile. kendimi hatırlatmak istiyorum galiba. yine de gelen her umursamaz yanıt mezarıma atılan bir kürek toprak gibi.
keşke gerçekten şeytanlar var olsa da bir anlaşma yapabilsem.

1 note

yine yeni bir fotoğrafını gördüm, içimde o anlatamayacağım his doğdu yeniden. yaşadığımı hiç bu kadar uzun süredir derinden hissetmemiştim. fakat ardından acı gecikmeden geldi. yüzünü 4 senedir görmedim, ama her lanet gün göreceğimi umuyorum. hayatımda seni hiç kollarıma almadım, saçlarını da okşamadım. yine de bunların her gece hayalini kurdum. bir kere yanaklarımız birbirine değdi. hatırlıyor musun o anı? bir yılbaşı çekilişi sonrası bana hediyemi vermiştin. ben o hediyeye saygı göstermedim; şimdi ise kendime küfrediyorum bu yüzden.
geçen gece rüyamda gördüm seni. çok neşeliydin ve birden yakınlaşmaya başladık. dudaklarımız birbirine değdi sonra. o anın solmasıyla suçluluk duydum. bu güzel dudaklara değecek tek şey bir tanrının merhameti olmalıydı. uyandım ve benim seni öpmüş olabileceğim gerçeğinin seni ne kadar iğrendireceğini tahmin etmeye çalıştım. ama kalbim yeniden atıyordu ve bu senin sadece bir fotoğrafın sayesinde oldu.
hasta olup olmadığımı bilmiyorum. sana karşı obsesif duygular besliyorum, bunu açıklamaktan çekinmiyorum. seni son gördüğüm tarih 19 haziran 2007. hiçbir şey konuşmadığımız gün. göz göze bile gelmediğimiz gün. ama unutamıyorum. o günlere geri dönmek için feda edebileceğim o kadar şey var ki. tekrardan bir şansım olsa, 2006 ocak’ına geri dönsem ve her günün kıymetini bilsem, sanki 19 haziran 2007’de ölecekmiş gibi. şu an bile o kadar acı çekiyorum ki nefes almakta zorlanıyorum.
en acı verici şeylerden biri de ileriye bakmaya çalıştığımda senin orada olamayacağını bilmem. 10 sene sonra yoksun, 20 sene sonra yoksun, 30 sene sonra hala yoksun. benim cehennemim burada içimde, zavallılığım pençesinde. tanrı’ya olan inancımı en derinden sorgulatan şey sana karşı hislerim. eğer kaderim buysa, bu sonsuz sevgi anlamsızsa; yaratılışım da bir kum tanesi kadar bile değerli olmamalı.
hissettiğim insanların adına aşk dedikleri şey değil. çünkü kıskanmıyorum. senin mutlu olmanı kendimden çok istiyorum ve dünyanın en muhteşem erkeğiyle birlikte olmanı diliyorum bir yandan. bunları gözde biliyor, nasıl kendine birini bulman için çabaladığımı. bu tür duygular bana acı çektirmiyor, çünkü sana layık olmadığımı biliyorum. benim olsan bile, o an ne yapacağımı bilemez hale geleceğimden adım gibi eminim. seni kaybedeceğim korkusuyla hayatımı büyük bir zevkle sonlandırırım işte o zaman.
birini unutmak için, başka bir ruha ihtiyaç vardır. ama senden sonra aşık olduğumu sandığım kişi, bir zavallıydı, özellikle de seni düşününce. ona, sana karşı davranmadığım kadar açık davrandım ve o beni parçalamaya çalıştı. kendimden sırf ondan hoşlandığım için bile nefret ediyorum. fakat şimdi biliyorum ki onunla yaşadıklarım, sana karşı olan hislerimi ölümsüzleştirdi. tüm olanlar benim atlamam için birer engeldi.
neler yaşadığını bilmiyorum, nasıl hissetiğini de. ama bilmeni isteyeceğim bir şey var: hayatta ne durumda olursan ol seni düşünen ve senin iyiliğini isteyen biri bu yorgun kalp atmaya devam ettiği sürece olacak.
Sevgililer Günün Kutlu Olsun.

1 note

Bölüm 1

her şeye farklı bir açıdan bakalım. işler şimdi olduğundan daha farklı gelişseydi, neler olurdu? hayal gücüm ne kadar yaratıcı ve cümlelerim ne kadar bütünleşebilir bu satırlarda?

bir mesaj attım, buluşmak ve bir kahve içmek için. o mesajı atabilmek için bir gladyatörün cesaretine, bir şairin umursamazlığına sığındım. istediğim şey arkadaşçaydı ve onu hayatımın bir parçası yapabilmek istiyordum. bu benim için büyük bir adımdı, çünkü benliğimde sadece bir kişiye yer vardı ve geriye kalanlar sadece kapıya kadar gelebildiler. hemen yanıtımı aldım, kızılay starbucks’ta bir pazar sabahı buluşacaktık. ne yapıyorum ben? bir kıyafetim bile yoktu onu görmek için giyebileceğim. tüm dolabım mühendislerin giyeceği türde saçma sapan kareli gömleklerden ve pahalı ama sıradan kotlardan oluşuyordu. onun için mavi bir gömlek aldım, üstümde hafifçe dağınık duran. eski günlerden kalan spor ceketimi de üstüme geçirdim ve saçlarımı düzeltmeye başladım. lanet olası şeyler hiç bir zaman istediğim gibi olmadılar. ne kıvırcık, ne dalgalı, ne düz. sonuç olarak hep dağınıktılar. ama şimdi kararlı olmam gerekiyordu, en azından kendime güvenmem gerekiyordu. suratımda çok hafifçe sakallar çıkmıştı, yine de onları tıraş etmekten vazgeçtim, çünkü beni daha olgun gösterdiğine inanıyordum. bilinç altımın özgüvenimi arttırması için onu beslemekten çekinmedim. kafesinde onunla güreştim.

yola çıktım ve havada narince süzülen şekilsiz kar taneleri gözlüğüme yapıştı. kuşları duyamıyordum, tek duyduğum o kalabalık ağaç yığınındaki yaprak hışırtılarıydı. gri şehre dolu giden yolda motor sesleri gerginliğimi ve heyecanımı dizginleyemedi, soğuk bir tatil günü her tarafımdan ter boşalıyordu. karşılaşmak istemediğim birini gördüm etrafta ve yine o rahatsızlık duygusu bedenimi kapladı. hızlı yürüyüşler ve can sıkıcı trafiğin ardından geldim. sabahın köründen hazırlanmaya başladığım için daha buluşmak için ayarladığımız saate, 30 dakika vardı. hemen köşede bir masaya oturup kafe çalışanlarıyla göz göze gelmemeye çalışarak beklemeye başladım. her zaman olduğu gibi telefonumu çıkarıp twitter’a “why this stupid waiting” yazdım. amacım ne kendimi ifade etmek, ne de böbürlenmekti. tamamen zaman öldürmekti kahve çekirdeği ve kaynamış süt kokuları arasında.

sonra onu gördüm, başak renkli saçlarını kış güneşiyle harmanlarken. attığı her adım kalbim için bir anahtardı, aynı anda çarpıyorlardı. ve medusa gözleri, zamanı durduran o engin deniz. içinde kaybolmak için her şeyimi vereceğim eşsiz ışıltı… kendi kendime zamanı yavaşlatabileceğimi telkin etsem de, o sihirli anın yokolduğuna şahit olmaktan kaçamadım. kafeye girdiği anda etrafına bakındı, elimi usulca havaya kaldırdım. bir fırtınanın kopmasını veya bir göktaşının düşmesini istedim, ama olmadı. ortada kıvılcım yoktu. hafifçe ayağa kalktım, masanın bir ucundan ona doğru yöneldim. ardından o sahte öpücükler geldi, saçının kokusuyla birlikte. sonsuzluk gibi gelen bir süre boyunca birbirimize baktık. ve ardından o yalancı sözleri birlikte söyledik: “ne kadar çok değişmişsin?”. benim biraz saçlarım uzundu eskiye nazaran. fakat o benim onu hayal ettiğim gibiydi: gökten süzülen bir melek gibi.

doğuştan beri gevezelik eden biri olamadım. o da öyle biri değildi. ne diyeceğimi bilemiyordum, dilim tutulmuştu her zaman ki gibi. ve o anlatmaya başladı: neden tekrar sınava girdiğini, ankara’yı tercih ettiğini, dişçiliği seçtiğini… her kelimesi benim için kutsaldı, fakat anın içinde kaybolup erimeye başladım. sonrasında ben konuştum, okulumdan bahsettim, onsuz geçen 3 senenin ne kadar değersiz olduğunu itiraf edemedim hemen. yokluğunda şeytana taptığımı da söylemedim, çünkü onu korkutmak ve yaralamak istemedim. artık güzel sözler söylemeliydim.

bu şehre dair izlerimi anlatmaya başladım. çocukluğumun hüzünlü bir şarkı gibi şehire dağıldığını, kurtuluş parkında sesimin yankılandığını, cinnah’ta hayatımda ilk defa bir kızla el ele tutuştuğumu, yokluk içinde geçirdiğimiz günlerde fedakar babamın beni atari salonuna götürüp beni mutluluktan ağlatışını, kuzenimde kalabilmek için annemin ayaklarına kapanıp yalvarışımı ve beni ben yapan küçük detayları korkmadan ona açtım.

konuştukça kan beynime hücum ediyordu aslında. daha çok anlatmak istiyordum duygularımı, o çok derine gömdüğüm. fışkırıyordu hepsi bir volkandan çıkar gibi, en asil duygumun kaynağı tam karşımda otururken. neler hissettirdiğini bir bilse acaba benim hakkımda daha farklı düşünür müydü? bir insana yaşama sevinci vermek başka bir şey, yaşama isteği vermek bambaşka. zavallının tekinin hayatı boyunca takıntı haline getirdiği bir meta olmak insana neler hissetirdi? kibirimden dolayı sormaya asla yeltenmeyeceğim, her ne kadar ölesiye cevapları merak etsem de.

zaman bana ihanet etmişti yine. zamanın dolduğu belliydi. artık gitmesi gerekiyordu. ama benim söyleyeceklerim daha bitmemişti ve bir anda “hayatımda olmanı istiyorum” dedim. yüzünü hafifçe çevirdi. “tekrar iyi birer arkadaş olmamızı istiyorum” diye ekledim. işte o zaman hafifçe gülümsedi. yanıtını beklemeden “sana bunce çektirdiğim şeyden sonra sana hala borçluyum, telafi etmeme izin vermelisin.” diye lafı sokuştururdum. ağzından sadece “olur” sözcüğü çıktı. işte böylece kendimi yine dipsiz bir çukurun içinde buldum.

1 note

anlatacaklarım kesinlikle hoş şeyler değil. evet, onu sevdim, her şeyden çok sevdim, ancak hatalar da yaptım. affedilmez hatalar hem de. öncelikle kendime karşı işlediğim en önemli suç var: ona onu sevdiğimi söylemek. nöronlardan oluşan o nadir zarif dünyayı yoketmek. rahatlamam gerekiyordu ama, tek elde ettiğim yıkılmış binalarla dolu bir şehir oldu. yaşadığım kişisel bir kıyametti ve yeniden asla doğamadım. arafta sıkıştım kaldım.
sonra o an geldi. olmadan önce, ondan intikam almak isteyen çok küçük bir yanım vardı, evet. ödeşmek istedim ve ona da bu konuda yalan söyledim: elinden aldığım şeye üzüldüğümü söyledim. oysa aklımda hep bu anın sonunda ona söylemek istediğim şunlardı: “kader ne kadar ilginç değil mi? önce sen beni ağlattın, şimdi de ben seni.”. ama bir gerçek vardı, hayatta en çok değer verdiğim insan gözlerimin önünde yaşlara boğulmuştu. ne yapmıştı bunu haketmek için, bir zavallıyı sevmemişti, reddetmişti. tüm bunların sonunda acıdan başka bir şey kalmadı.
en utanç duyduğum an bu değil yine de. bir zaman sonra yeniden yakınlaştığımızda olanlar. attığım tüm yanlış adımlar, yazarken beynim hatırlamak istemiyor. bir arkadaş olarak onun yanında bulunmam gerekirken, sevgilisi olduğunu duyup hemen geri adım attım. niye yaptım bunu? onun yanında arkadaş olarak bile kalmak beni mutlu etmeye yeterdim. ama ben açgözlü herifin tekiyim ve herşeyi almadan duramam. niye yaptım bunları? kafamı duvarlara vurup parçalamak ve hiç birşey hissetmemek istiyorum.
ve en büyük hatam. bir melankoli-narsizim yığınına aşık olmam ya da aşık olduğumu sanmam. ondan bahsetmek istemiyorum bile. seni unutmak için onu denedim, ama o şeytanın ta kendisiydi ve beni parçalara ayırdı.
evet, ÖZGE seni sevdim, değer verdim. keşke daha akıllı olabilseydim, daha mantıklı davranabilseydim, o uğruna canımı vereceğim gözlerinden akan yaşları silebilseydim. şimdi sana o kadar uzağım ki… sevgim anlamsız olsa da, seni mutlu etmek isterdim ya da en azından bu sözleri yüzüne karşı söylemeyi. yağmurlu bir ekim akşamı gördüğüm Haydarpaşa fotoğraflarının altına “işte, senin fotoğraflarını denize döktüğüm yer” yazabilseydim. seni sevdiğimi söylediğimde embesil gibi karşında dikilmeseydim. ankara’nın gri sokaklarında beraber dökülen yaprakların arasında bir sonbahar akşamı yürüyebilseydim. ama en önemlisi mutlu olabildiğini görseydim, o gözlerindeki ışıltıyı, gülümsemendeki sıcaklığı tekrar tadabilseydim keşke.

1 note

olanlara bakınca şimdi görüyorum ne kadar korkak olduğumu. anca satırlarda anlatabiliyorum duygularımı, nasıl hissetiğimi. ah ona da hissettirebilsem ne kadar onu sevdiğimi. değişecek mi her şey? sevgim, başkasında da sevgi uyandırabilecek mi? şimdi haykırmak istiyorum onun ismini, ‘seviyorum’ demek istiyorum birdenbire. bu yapmacık değil, büyüttüm ben o sevgiyi. ama buraya bile yazamıyorum adını. hiç kimsenin bilmediği bu köşeye bile adını yazamıyorum. evet, korkuyorum.

oysa kaybettim elimde kalan tüm ruhani değerleri, hisleri; dedim ya artık boşluktayım. düşmekteyim sonsuz uçuruma. zaman alıyor her şeyi yavaşça. bir tek şey hariç: kalbim. o da ağırlaşıyor kum taneleri düştükçe. daha da aşağı çekiyor, bu çelimsiz, zayıf, yorgun bedeni.

hatırlıyorum onun yüzünden krize girdiğim günleri. azalmıştı zaman, 24 saat birden 10 dakika olmuştu. bir günde onun yüzünü gördüğüm o harika 10 dakika. bir de o hayatımın en güzel günü yok muydu? 2 saat baş başa kalmıştık, o güzel gözleriyle. saate bakmaya korkuyordum o an. sadece o vardı ve konuşuyorduk sıkılmadan. dursaydı keşke yelkovan ya da kıyamet kosaydı aniden. ayrılsaydım dünyadan bir daha gelmemek üzere. çünkü biliyordum asla o heyacan, o sevinç, o mutluluk gelmeyecekti. hiç biri olmadı ne yazık! sonuçta nasıl geçtiğini anlamadım vaktin. pişman oldum o günün tarihini almadığıma, çünkü hayatımın en güzel günü, geçmişte herhangi bir dilim artık.

1 note

bir şeye bağımlı olmaya başladığını anlayamıyor insan. galiba en zayıf yanımız bu. bir gün geliyor, karın ağrınları, saplantılar, sinir krizleri. eskisi gibi olmuyor hiç bir zaman. o olmadan yaşayamayacağınızı biliyorsunuz artık. bu süreçte en büyük yalan da zaman. zamana bırakmamızı öğütlüyorlar gerçeği kavrayamayanlar. oysa görmek için kalbe bakmak gerekli. işte orada daha kabuk bağlamamış ve asla bağlamayacak bir yara.

bir kurbağa neden bir prensese aşık olur? gerçek olmayacak işte, hiç bir zaman. o ayrı bir dünyada. yalanlar bile işe yaramaz. ne olmasını bekliyordun prense dönüşeceğini söyledikten sonra. kendi hayallerinden vazgeçmesini istiyordun belki de. o, hayatının en büyük fedakarlığını yapacak mı senin mutluluğun için? tanımadığı topraklarda kendini bir zindanda bulacak. ama farkındayım aşkın kendisi bencil. insani değil, daha üstün bir his. üst-insan.

böyle başladım onu sevmeye, hissetmeye, değer vermeye. kendi okyanusumda çalkalanırken, birden kendimi onunkinde buldum. pusulasız, denizin ortasında kayboluyordum an be an. artık onun yanında olmaya çalışıyordum. ruhu bana ne kadar yakınsa, benim ruhum da cennete o kadar yaklaşıyordu. oraydaydım işte, gözlerinde, o doyamadığım iki çift gözünde.

platonizmin ufkunda uçuyordum artık. hastalık, resmen emiyordu beni. istediklerim artıyordu o uçsuz bucaksız kuyudan. ve bir noktadan yaratılan paralel evren. her şey daha iyiydi orada, mükemmel, zararsız. birbirimize bakıyorduk, sevgi sözcükleri söylüyorduk utanmadan. keşke orada olsaydık, zincirlerimizi kırsaydık, kurtarsaydık kendimizi görelilik boyunduruğundan.

1 note

boşlukta olmak, yalnızlık, korku ve anlaşılmamak. ergenliğin getirdiği kemirgen, saldırgan, bencil melankolizm. hayat bunlardan ibaretti bir aralar. her şeyin kötü olduğuna inandırmanız kendinizi, güzelmiş aslında. çünkü her şeyin kötü olduğunu farkettiğinizde acı bile çekemiyorsunuz, sadece duruyorsunuz öyle anlamsızca. oysa melankolik ruh hali zevk veriyor, uyuşturuyor bünyeyi. bir diğer yandan şimdi sadece uyuşukluk hissediyorsunuz vücudun her noktasında.

onu farketmeye nasıl başladım? utanıyorum aslında anlatmaya. tüm ağır duygularımın altında sadece genlerimden miras kalan hayvani içgüdülerin olduğunu söylemek istemiyorum. inanmasanız da, ben biliyorum tüm bunlar en saf, en narin insani duygular. çünkü onu arzularken, sadece yüzüne bakmak istiyorum, saatlerce, günlerce. kaybetmek istiyorum kendimi gözlerinde. dudaklarının nemini hissetmek, teninin rengini yaşamak istiyorum. sesi kulaklarımda defalarca yankılansın istiyorum. saçlarını koklamak istiyorum, o ipeksi güzellikte saçları. biliyorum onlar ipek’ten de yumuşak.

nasıl onu bu kadar geç farkettim peki? aylar geçti aradan, niye hemen aşık olmadım ki? çünkü o bir şaraptı, üzümleri cennetin bahçelerinden toplanmış. kimse farketmiyordu onu ve o kendisini farkedecek kişiyi bekliyordu usulca, derinden. acı çekiyordu belki ama, o başkalarına acı çektirecek biri değildi. o bir melekti ve kanatlarını onu sevenlerin, içten sevenlerin ruhlarına verirdi. güzelliği başkalarına lanet getirmedi, kendine getirdi büyük ölçüde.

bir gülücük. veya gülümseme. insanın içini ısıtan, sanki hayata bu yüzden geldiğini hissetiren o sımsıcak gülücük. peki ya gözlerimin içine bakması? evet, benim de aşkım, tutkum, saplantım ya da her ne derseniz deyin böyle başladı. dar bir sokakta, tek yönlü bir yolda, uçuruma doğru.

1 note

her şeyin nasıl başladığını tam hatırlamıyorum. olaylar ne bir yaz yağmuru gibi çabuk başladı, ne de çığ gibi arkasına kattıklarıyla bir süre sonra büyüdü. onu ilk tanıdığımda bir çok insanla yeni tanışmıştım ve ona karşı da farklı bir tutumum olmamıştı. aslında insanlara karşı olan tavırlarımı belirlerken, onların bana karşı tutumlarını beklemeye başlamıştım. ona da diğer sıradan saydığım insanlar gibi davrandım.

başlangıçta bana karşı çok soğuktu. başlarda anlamadığım bir sebepten beni kendisine bir tehdit gibi görmüştü. ortak bulunduğumuz ortamlarda beni tanımaz ve umursamaz bir hali vardı. ben ne mi yaptım? her şeye olduğu gibi devam ettim. ben de onu yoksaydım, belki de farketmeden aşağıladım, bilmiyorum. sonuç olarak aramızda hiç bir şey olmadı. kuzey ve güney’e giden 2 ayrı yolcu gibi de değildik ama aramızda kıvılcım ya da ne derseniz buna benzer bir şey yoktu.

belki de yollarımızın hiç kesişmemesi gerekiyordu, ya da şunu demem gerekiyor: onun peşine takılmamalıydım. sonuçta meydana umut, acı, hayalkırıklığı parçaları ve dondurmadan oluşan bir pastayla karşılaştık. attığımız her çatal pastayı daha da parçaladı ve yediklerimiz dilimize batmaya başladı.

iki insan arasında arkadaşlık, aşk veya adını ne koyarsanız koyun, kurabileceğiniz her türlü yakın ilişkinin bir başlangıcı vardı ve bu ancak fedakarlıklarla meydana gelirdi. yemek sırasında sıranızı o’na verirsiniz, ödevinizi paylaşırsınız, işlediği suçu üstünüze alırsınız ya da kalbinizi ona verirsiniz. ben son seçeneği seçtim. işte anlatacağım hikaye, son seçenekteki kırılan kalplerle ilgili…

1 note